Nişânesi Namaz ve Ezandı

0

Gençliğinde, 8 sene medrese tahsili gördüğü için Molla Mustafa diye çağrılır, Kur’an ve mevlid okuması, cenaze yıkaması, teravih kıldırması ile tanınır, namazını mutlaka vaktinde eda eder, evinde illa ki bir vakit ezan okur, bayram namazlarında herkes elini öpmeye koşardı. Rağbetin sebebi örnek kulluğun yanısıra bir de seferberlik ve İstiklal Harbi gâzisi olması idi.


Kendisinden geriye bu siyah-beyaz fotoğrafın kaldığı Gâzi Mustafa Demirtaş, hak ettiği gâzilik maaşını ancak ömrünün son 4-5 yılında bağlatacak kadar tok gözlü, alçak gönüllü, hakkına razı bir er kişi idi.


“Allah nezdinde hak din İslam’dır…”
(Âl-i İmran: 19)“Kim, İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette ziyan edenlerden olacaktır.” ( Âl-i İmran: 85)“…Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim…” (Maide: 6/3)“Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslam’a açar; kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır…” (En’am: 125)

“Yol varsa budur”Yukarıdaki âyetlerde apaçık belirtilen din, İslam, Hz. Muhammed’den (sav) bu yana geçen zaman ile kıyamete kadar sürecek zaman söz konusu olduğunda, âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (sav) vasıtasıyla insanlığın dikkatine, idrakine sunulan Kur’an-ı Kerim ve onun tefsiri mahiyetindeki Sünnet-i Seniyyeden müteşekkilliğiyle ekmelliği, eksiksizliği tartışılmaz dinden, İslam’dan başkası değildir. Onun içindir ki Sahih-i Müslim’de yer aldığı şekliyle Hz. Peygamber (sav) bu gerçeğe şöyle dikkat çekiyor: “Nefsimi elinde tutan Allah’a kasem olsun ki, bu ümmetten her kim –Yahudi olsun, Hıristiyan olsun- beni işitir, sonra da bana gönderilenlere inanmadan ölecek olursa mutlaka cehennem ehlinden olacaktır.” İbn-i Kesir’in tefsirinde yer verdiği üzere de yine aynı Hz. Peygamber (sav), Hz. Ömer’in Tevrat’tan bazı sayfalar okuduğunu gördüğünde kendisine kızmış ve şöyle demiştir: “Allah’a kasem olsun ki Musa hayatta olsaydı bana tâbi olmaktan başka bir şey yapmazdı.” İşte bu gerçek, onu Peygamber olarak gönderen Allah (c.c) tarafından da şöyle pekiştirilmektedir: “…Onun (Peygamber’in) emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belâ gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.” (Nur: 63)“Kim Resûl’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur…” (Nisa: 80)“De ki: Allah’a itaat edin; Peygamber’e de itaat edin… Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulmuş olursunuz…” (Nûr: 54)“ Allah ve Resûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzâb: 36)Bütün bu ve daha nice Kur’an ayetleri ile Resulullah’ın sözlerine baktığımızda İslam’dan başka bir kurtuluş yolunun bulunmadığı; dünyada zilletten kurtulup izzete kavuşmanın olduğu gibi âhirette de Cehennem’den âzâd ve Cennet ile müjdelenmenin yolunun da ancak müslüman olmaktan, hiç kimsenin kınamasına aldırış etmeden müslümanlığın gereğini yerine getirmekten, müslüman olarak ölmekten geçtiği, İslam’dan başka kendine yol tutanın eğri-yanlış yolda bulunduğu, çıkmaz sokaklara girdiği görülecektir.İslam, insanın dünya ve âhiret, beden ve ruh, ailevi ve toplumsal mutluluğunu hem yegane yol olarak hem de ekmel bir bütün olarak temin eder. Birtakım “izm”lerin, sonunda “krasi” eki bulunan birtakım sistemlerin bu yeganeliğe ve ekmel bütünlüğe ortak olmasına müsaade etmeyen bir yeganelik ve ekmelliktir bu. Etmesine müsaade eden için mü’min-müslüman dairesinden çıkıp müşrik-münkir dairesine girme söz konusudur.Bu gerçek bir yana İslam, kendini çıkar yol kabul edenden, gününün 24 saatini, tamamen kendi kurallarına göre dizayn etmesini ister. Tek çıkar yol kendisinin olduğu gerçeğinin yanında başka çıkar yolların da olabileceği zehabına kapılmayı asla kabul etmez. Bazen bu tek çıkar yolda, bazen de ara sıra olsa bile diğer bazı yollarda yürümeye cevaz vermez. Vicdanlara hapsedilmeyi, ev ve cami duvarları içine münhasır kılınmayı, seccadelere sıkıştırılmayı; camide-evde başka, sokakta-okulda-işte başka insan olmayı; “…Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir…” (Bakara: 85) emr-i ilahisi çerçevesine sokar. Ve günümüz dünyasında kendini gösterdiği gibi Yahudi-Hıristiyan gibi yaşayıp kendini Müslüman zannettiği içindir ki Müslüman dünyası zillete gark olur. Yeis bataklığında çırpınır durur. Mehmet Âkif’in, “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol / Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol” diye haykırmasının üzerinden neredeyse bir asır geçecek olmasına rağmen bu çırpınış sürer gider de Allah’ın (c.c) bütün hükümlerine bütünüyle teslim olmaksızın İslam’ın olmayacağı gerçeğine boyun eğmemekte hâlâ ısrar edilir, durur.

İslam’ın direği namaz

Evet! Allah’ın (c.c) bütün hükümlerine bütünüyle teslim olmaksızın İslam yoktur.İslam’ın bu hükümlerinden birisi namazdır.“ Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk (ibadet) etsinler diye yarattım.” (Zâriyât: 56) buyuran Allah’ın (c.c), kulluk yolunu gösterdiği İslam dinine göre namaz imandan sonra gelen en büyük hakikattir. Kelime-i Tevhid’in hemen ardından gelen emirdir. İmanın ilk alâmeti, dinin direği, olmazsa olmaz kuralıdır.Allah Resulü’ne (sav) göre; “İslam beş şey üzerine bina edilmiştir: Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın resulü olduğuna şahadet etmek, namazı ikame etmek, zekat vermek, Beyt’i haccetmek ve Ramazan orucu.” (Buhari, Müslim) Muaz bin Cebel’i (ra) Yemen’e vali olarak gönderen Resulullah (sav); kendisine, onları önce Tevhid’e davet etmesi, bunu kabul etmeleri halinde ise beş vakit namazı emretmesi talimatını vermiştir. (Buhari) Yine Peygamber Efendimiz (sav), namazı “iki gözümün nuru” diye nitelemiş, “dinin direği”, “mü’minin mi’racı” olarak tanımlamıştır. “Allah’ın en çok sevdiği amel hangisidir?” diye sorulduğunda “vakti gelince kılınan namaz” buyurmuştur. “Namaz dinin direğidir. Onu terk eden, şüphesiz dini yıkmış olur.” (Hadis-i Şerif; İhya, c.1, s. 399, Beyhaki)Kaynaklarda Hz. Ömer’in, valilerine şöyle yazdığı vakidir: “Benim yanımda işlerinizin en önemlisi namazdır. Kim onu korur ve savunursa dinini korumuştur. Kim onu kaybederse, diğer şeyleri daha çok kaybetmiştir. Namazı terk edenin İslam’dan nasibi yoktur” ( İmam Malik)

Müslümanın alâmet-i farikası

Namaz, müslüman ile müslüman olmayanı birbirinden ayıran en belirgin alâmettir. Bu gerçek şu Peygamber sözleri ile sabittir:“Onlarla bizim aramızda alâmet-i fârika namazdır. Binaenaleyh namazı terk eden kâfirlere benzemiştir.” (Tirmizi, Nesai, İbn-i Mace).“Muhakkak namaz, insan ile küfür ve şirk arasında bir perdedir. Namazı terk etmek bu perdeyi kaldırmaktır.” (Müslim) “Kişi ile şirk ve küfür arasında namazın terki vardır” (Müslim, iman: 134)“Kişi ile şirk arasında namazı terk etmek vardır.” (Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, İbn-i Mace ve Ahmed bin Hanbel)Abdullah bin Şakik’in Ebu Hureyre’den rivayet ettiğine göre; “Resulullah (sav)’in sahabeleri namazın terki dışında bir amelin terkini küfür olarak görmezlerdi.” (Sahih Hadis)İmam-ı Azam Ebu Hanife’ye “Namaz kılmayan kâfir olur mu?” diye sorduklarında verdiği cevap “Namaz kılmayan kâfir olmaz. Ama kâfirler namaz kılmazlar” şeklinde kendini göstermiştir.Muhakkik İbn-i Kayyım el Cevziyye diyor ki: “Müslümanlar farz namazın kasten terk edilmesinin en büyük günah olduğunda ihtilaf etmemişlerdir. O Allah katında, bir kimseyi öldürmenin günahından, hırsızlıktan, zinadan ve içki içmekten daha büyük bir günahtır. Namazı terk eden Allah’ın gazabına, dünyada ve âhirette aşağılanmaya maruzdur.” (es-Salat ve Hükmü Tarikiha)

Namazı terke izin yoktur

İnsanlık, ilk insan, ilk peygamber, Hz. Adem’den (as) beridir namaz kılmakla memurdur. Çünkü kulun, Rabbine en yakın olduğu an secde anıdır. Çünkü, namaz, hakkı verilmek suretiyle dosdoğru kılınmak şartıyla mü’mini, müslümanı her türlü kötülükten alıkoyan bir ibadettir. “…Muhakkak ki namaz, hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyar…” (Ankebût: 45) Onun içindir ki kul, “Ailene namazı emret; sen de sabır ve sebatla namaza devam et” (Taha:132) emr-i ilahisine muhatap kılınmıştır. Günlük hayatın akışını durdurarak Allah’ın (c.c) huzuruna çıkmayı, hesap vermeyi sağlayan bir otokontrol mekanizması olan namaz, darlıkta da, bollukta da, meşguliyette de, boşlukta da, hastalıkta da, sıhhatte de, savaşta da, barışta da, fakirlikte de, zenginlikte de, hazarda da, seferde de, yolculukta da, evinde de, ihtiyarlıkta da, gençlikte de, hasılı kulun her hal u kârında yerine getirmesi gereken bir Allah (c.c) emridir. Hiçbir bahane onun terk edilmesini mazur göstermez.“Onlar, ne ticaret ne de alışverişin kendilerini Allah’ı anmaktan, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoyamadığı insanlardır.” (Nur: 36-37)“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağrıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.” (Cuma:9) emr-i ilahileri gereği rızık elde etmek için bile namazı terk yoktur.Olmadığı gibi hasta halde iken bile namazı terk yoktur.Salim bin Ubeyd’den nakledildiğine göre Peygamber Efendimiz’in (sav), dünyadaki son saatlerindeki hastalığı sırasında tam üç kez bayıldığı, her ayıldığında, “namaz vakti girdi mi?” diye sorup, “evet” cevabı aldığında, Hz. Bilal’in ezan okuyup Hz. Ebubekir’in namazı kıldırmasını emrettiği, en son ayılışında ashaptan birkaç kişiye dayanarak mescide gidip, Hz. Ebu Bekr’in yanında ona uyarak namazını kıldığı ve bilahare de ruhunu teslim ettiği anlatılıyor.Hastalıkta da terkine cevaz olmadığı bu örnekte de açıkça görülen namaz öyle önemli bir ibadettir ki aynı Peygamber ve ashabı savaşta bile, hem de cemaatle namaz kılmaktan geri durmadığı gibi o Peygamber’in dilinden şu sözler de namazın nasıl bir önem arz ettiğini iyice ortaya koysa gerektir:“İnsanlarla ‘Lailahe illallah’ deyinceye, namazı kılıncaya ve zekatı verinceye kadar savaşmakla emrolundum. Bunları yaptıkları takdirde kanlarını ve mallarını benden ancak İslam hakkıyla korumuş olurlar. Hesapları ise Allah’a aittir.” (Buhari ve Müslim)

Namazın farkında bir gâzi

68 yaşında iken Allah’ın (c.c) kendisine bahşettiği cennet nimeti kızı Kıdan Demirtaş ve ondan torunu Ahmet Demirtaş’ın anlattığına göre Geyikli, köy statüsünde ikenki adıyla Yumurcaktaş mahallesi sakinlerinden Mustafa Demirtaş da İslam dininin direği namazın hakkını hakkıyla teslim etmeye çalışanlardan biriymiş. Kızı Kıdan, namazını eda etmeyi biraz geciktirince, biraz sonraya bırakınca “kılma kızım kılma” dermiş. “Niye?” diye sorduğunda “Yüzünde nur olmayacak. Kabrin seni sıkacak. Sorgu sualin çok olacak” diye cevap verirmiş. “Baba! Kıl, günah! Kılma, günah! Niye böyle oluyor?” şeklinde soru biraz serzeniş havasında tekrarlandığında “Dur! Beni maytap etme! Ben sana doğruyu konuşuyorum”la cevabında ısrar eder, geri adım atmazmış. O, sadece yaptığını söylüyormuş. Söylediği sadece sözünde değilmiş; özünde de varmış. Namazını hep vaktinde kılar, ezan okunur okunmaz namaza başlarmış. Hatta bazen ezan okunmakta iken namaza başladığı olurmuş. “Baba! Ezan ancak okunuyor” denilince, “Onlar lafı etti etti de ezanı ancak okuyorlar. Namaz kılan vakti bilir. Kalbi şahadet etti mi namaz kılınır” sözlerine “ezan vakti benim kalbimde”yi eklermiş.O, ezanın, “Tanrı uludur, Tanrı uludur” şekline dönüştürülmesine de tanık olmuş. Ezanın bu şeklini asla kabul etmez, “bu ezanı ne dinlerim, ne de bunu çıkaran Allah’tan bulsun” diye beddua edermiş. Hoca mektepleri (mahalle mektepleri), Kur’an okuma-öğrenme-öğretme yasaklandığında, “öbür mektep de olsun, bu mektep de olsun” değerlendirmesinde bulunurmuş. “Ezanı İsmet İnönü bu hale getirdi. Mahalle mektebini de o yasakladı” bilgisi verildiğinde “Bunu yapıp edenin, bu usulü çıkaranın ölüsü yerde yatmaz” tespitinde bulunur, “Yunan’ı, onunla bozduk. Bu, bir hakikat. Ama bugün bunu yapıyor. Yanında kim var kim yok bilmiyorum ama bu yapılanlara asla rıza gösterilemez” tepkisini gösterirmiş. Hele ezan o “Tanrı uludur” haliyle okunmaya başlanınca bu tepkisi doruğa çıkar, evde kendi ezanını kendisi aslıyla okumak suretiyle mukabele edermiş. Ayrıca evde ezan okumanın da çok sevap olduğunu söyler, illa ki evde bir vakit ezan okurmuş. Bu okuma daha çok sabah namazı vakti girdiğinde kendini gösterirmiş.Yaşlı, beyaz uzun sakallı birisi imiş. Bayram namazlarına gittiğinde kendini mahalle sakinlerinin elinden zor kurtarırmış. Herkes, onun elini öpmeye koşarmış. Bir müddet sonra bizzat onun, eve ulaştığında “kaçtım, geldim. Eğer gelmeseydim hâlâ orada olurdum” dediği şekilde bir rağbetmiş bu el öpmeye koşuş.Gençliğinde, komşu köy Simenli’deki medresede 8 sene ilim tahsil etmiş. Hafız olmuş. Bundan sonra da Molla Mustafa diye çağrılmaya, anılmaya başlanmış. Kandil gibi özel günlerde Mevlid-i Şerif okur, cenazeleri yıkar, teravih kıldırır, tecvid üzere Kur’an-ı Kerim tilavet eder, ibadetlerini sırf kulluk şuuru ve titizlikle yerine getirirmiş. Rağbetin bir sebebi bu iken diğeri bir seferberlik ve İstiklâl Harbi gâzisi olmasıymış. Hem de madalya ile tescil edilmiş, pekiştirilmiş şekliyle bir gâzi olması…

Vatanın bağrına düşman hançeri dayanınca

Rumî 1310 tevellütlü (Miladî 1894 doğumlu) Molla Mustafa (Demirtaş) da, “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini / Yok mudur kurtaracak baht-ı kara mâderini” çağrısına kulak veren Geyiklililer arasında yer alma lütfuna mazhar olmuş bir er kişi olarak Batı cephesinde Yunanlılara karşı savaşmış. İnönü savaşlarında yer almış. 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Muharebesine bizzat iştirak etmiş. Ardından Büyük Taarruz’a katılmış. Afyon civarında Yunanlılarla göğüs göğüse verdikleri mücadelede Bostan köyü denilen bir yerde tam önlerine bir Yunan top mermisi düşmüş. Bir manga askeri altına alan bu top mermisine ait şarapnel parçaları Molla Mustafa’nın omzunun arkasından girmiş, önünden çıkmış. Yüzü dahil umum vücudunu da barut dağlamış, gözleri de görmez halde oracığa düşmüş. Sıhhiye arkadaşları onu almışlar, at arabasına koymuşlar. Yolda giderken “su, su” diye inliyor, “öleceksem öleyim, bana bir yudum su verin” diye yalvarıyormuş. Bir sıhhiye arkadaşı da “Gardaşım! Bu cepheye çıkarken bir yokuştan yukarı çıktık ya, işte şimdi oradan aşağıya iniyoruz. Su bulup da sana vermezsem o dünya, bu dünya bende hakkın olsun” diye and verirmiş. Sonunda diğer yaralılarla birlikte bir gece vakti bahsi geçen ve sargı yerine dönüştürülen köy camisine ulaştırmışlar. Orada yere yatırmışlar. Biraz sonra “yaralı geldi” diye köyün kadınları camiye doluşmuşlar. Kimine yoğurt, kimine ekmek vermeye başlamışlar. Molla Mustafa’nın ağzına da bir şey düşmüş. Görmediği ve düşeni çamur zannettiği için eliyle ağzını süpürmüş. “Ana! Bu yemiyor. Herhalde bu ölüyor. Üstü-başı da iyice kokmuş. Bu çürümüş” diye bir kız sesi duymuş. Üstü başı donmuş ve kokmuş kan içindeki, kulakları da neredeyse işitmez olan Molla Mustafa, derinden de olsa bu sesi duymuş ve kendini zorlayarak “Beni mi konuşuyorsunuz?” diyebilmiş. Kızın anası, “Evet oğlum! Seni konuşuyoruz. Kızım ağzına yoğurt atmış. Tükürmüş, yememişsin. Niye?” diye sormuş. Bunun üzerine Molla Mustafa, “Hey gidi ana hey! Üç gündür yoldayız. Ne yemek, ne su var. Üç günden beri açız. Ben ağzıma çamur düşüyor sandım da onun için tükürdüm” cevabını vermiş. Kadın, geri dönerek ağlamış ve “Benim oğlum da şehit gitti. O da aynı senin gibi olmuştur. O da susuz gitmiştir” diyerek, Molla Mustafa’ya bir tas yoğurt yedirmiş. Yarın olmuş. İki asker Molla Mustafa’nın koltuğuna girerek revir diye bir yere götürmüşler. Yaralarını sarmışlar. “Yıkaya yıkaya sağ gözümü açtılar. Sanki dünyaya yeniden doğdum. Çünkü bir haftadır gözüm yoktu” dedirtecek şekilde görmeyen gözlerini yeniden görür hale getiren, “Ey Yarabbim! Şükür!” dedirten bir tedaviye tâbi tutulmuş. Bir hafta sonra tekrar camiye, oradan da Akşehir hastanesine götürmüşler. Üç ay da orada yatmış. Sonra “haydi memlekete!” demişler. O da kaç günde gerçekleştiğinin çetelesini tutmadığı çileli yaya yolculuktan sonra önce Samsun’a, oradan da bir kayıkla Beşikdüzü’ne gelmiş.

Birbirini tanımayan baba-oğul

Yine yaya olarak köyü Geyikli’nin yoluna düşedursun, tesadüf bu ya aynı gün babası Hurşit de, “Oğlum Mustafa’nın emsallerinin kimisi tezkere aldı geldi. Kimisinin ‘öldü’ haberi geldi. Kimisinin künyesi, kimisinin cenazesi köye geldi. Mustafa’dan ise hiçbir haber yok. Yalı’ya (Vakfıkebir’e) aşağı bir gideyim. Bir haber sorayım. Belki bir haberi olan vardır. ‘Öldü’ haberine de razıyım. Ama bir haber olsun” diye Vakfıkebir’e gidiyormuş. Dereköy altında patika yolda giderken yine tesadüf bu ya birbirlerine rastlamışlar. Fakat, Hurşit amca oğlu Molla Mustafa’yı tanımamış. Çünkü, yüzünü gözünü barut dağlamış. Üstünde elbise denilecek, hele hükümet askeri elbisesi denilecek bir şey yokmuş. Kızı Kıdan Demirtaş’ın deyimiyle “hırıl-dırıl birşeyler” varmış. Çarık yok, ayak yalın ayakmış. Adeta bir dilenci gibi imiş. Bir selam verip yanından geçmiş. Molla Mustafa babasını tanımış, fakat şaşkınlıktan dili tutulmuş, kahırlanmış, bir müddet arkasından bakakalmış. Sonunda “baba, baba, baba” diye üç kez çağırmış. “Baba! Böyle nereye gidiyorsun?” demiş. Bunun üzerine geri dönen babası Hurşit, “Ora sen kimsin?” diye cevap verince, “Baba! Ben oğlun Mustafa’yım ya” diyebilmiş. Bu kez şaşkınlık sırası kendine gelen baba Hurşit, “Ora oğlum ben seni tanıyamadım. Sen bu hale nasıl geldin. Sana böyle ne oldu?” demiş. Molla Mustafa, “Baba! Orasını evde konuşuruz” demiş. Birbirlerine sarılmışlar, bir saat ağlaşmışlar. Sonra da evin yolunu tutmuşlar. Eve geldiklerinde tanıyamama fiili anasının kapısını da çalmış. Çünkü, gönderdiği oğlu Mustafa’ya benzer hiçbir yanı kalmamış. Birbirlerine sarılıp ağlaşmışlar, ağlaşmışlar. Sonunda kaç yıldır yatak yüzü görmeyen oğullarını bir yatağa yatırmışlar. Hem de yaraları hâlâ akıyor olduğu halde yatırmışlar.

Sadece savaşla yetinmedi

Aradan yıllar geçtiği halde bu yaranın akması devam etmiş. Hem de 68 yaşına ulaştığında Allah’ın kendine lutfettiği cennet nimeti kızı Kıdan’ın bile gördüğü üzere akmış durmuş. Hatta göğsünün omzunun tam altına rastlayan bölümünde bu cennet vatanın vatanlığının pekiştirilmesine katkısının nişanesi olarak iki tane delik varmış. Ve yine kızı Kıdan’ın tanık olduğu haliyle bu deliklerden küçük küçük kemik çıktığı olurmuş. İşte böyle bir yarayı taşıdığı içindir ki de geç evlenmiş. “Bu vatan bizimdir bizim kalacak” sözüyle formüle edilebilecek bir ölüm kalım mücadelesinde “vatan sevgisi imandandır” şuuruyla yer alan Molla Mustafa, sonrasında gündeme gelen vatanın imar ve ihyasında da elinden geleni ardına koymamış. İstiklâl Gâziliği gibi bir pâyenin ardına sığınmayıp, sürekli akan yarasına rağmen kendisi gibi yaşlı hanımı ile birlikte komşu köy Pelitçik’ten, kendi köyü Geyikli’nin Kıran mevkiinde inşa edilmekte olan okul için sırtında günlerce taş taşımış. Yapılması gereken sadece okula taş taşımak değilmiş elbette. Ya yol yapım çalışmalarında da bilfiil bulunulacakmış, ya da adam başı 6 lira yol parası verilecekmiş. Parası olmadığı için bu çalışmada da yerini almış. Fakat akan yarası ona fazlasını çok görmüş, Yalı’ya doktora gitmek zorunda kalmış. Doktor yarasını görüp, gâzi olduğunu da öğrenince, kendisinin bu yaradan dolayı yol inşaatında çalışamayacağını, çalışamayınca da payına düşen parayı vermemesi için rapor vereceğini söylemiş. Hem de raporu yol parası günlük 12 liraya tekabül edecek tarzda vermiş. “Bu insanlar zaten yapacağını yaptı. Bunlar angarya işlerde çalıştırılır mı?” diye de serzenişte bulunmuş. Ayrıca, kendisinin gâzi olduğu için madalyaya ve maaşa hak kazanmış biri olduğunu ve böyle bir aylık alıp almadığını sormuş. Molla Mustafa’nın böyle bir şeyden haberi yokmuş ki “aylık alıyorum” diyememiş. Doktorun, “Baba! Senin gibilere 150 lira aylık bağlandı” demesine rağmen Molla Mustafa, uzun yıllar daha bu aylık işine bakmamış. Sadece çalışamaz durumda olduğu için yol çalışmasından muaf raporu almak için üç senede bir olmak kaydıyla Yalı’ya gitmiş gelmiş. Bu gidiş geliş 3-4 kez kendini göstermiş. Ve hak ettiği aylığı ancak 1969’larda bağlatmış. 1974’te vefat edinceye kadar da ancak 4-5 yıl istifade edebilmiş. Kendisinden de geriye sadece, “bu vatan kimindir?” sorusuna “bu vatan bizimdir bizim kalacak” cevabını verebilmiş bir er kişi olduğunu gösteren nişaneyi, İstiklal Madalyasını ve gâzilik maaşını alabilmek için çektirdiği siyah-beyaz vesikalık tek bir fotoğraf kalmış. Bir de şu anda nerede, kimde olduğu bilinmeyen bir İstiklal Madalyası… Madalya en son Trabzon’daki torunu Bayram Demirtaş’ta imiş. Sandıkta duruyor olduğu bilinmesine rağmen arandığı halde ne Trabzon’da ne de köyde bulunamıyormuş.

Mütevâzi, ahlâklı, gözü tok bir kişilik

Şu anda uğruna kan döktüğü, canını uğruna mihnet bildiği vatan toprağının Geyikli bölümünün Bel mezarlığının kara bağrında sıradağ olarak yatmakta bulunan Gazi Mustafa Demirtaş, alçak gönüllü, çok mütevazi, çok ahlaklı, güzel huylu, her şeye-hakkına razı gelen, gözü tok bir kişiliğe sahipmiş. Uzun boylu, iri yapılı, ak sakallı birisi imiş. Şifa niyetine bildikleri duaları kendisine müracaat eden ihtiyaç sahipleri için okur, yazarmış. Bazıları coşar da beş kuruş verirse onu da evladı gibi sevdiği torunlarına verir, onlar da Osmanoğlu mıntıkasına gider, fırından ekmek veya beş kilo beyaz un alır, gelir, süt ile yağlaş (kuymak) eder yerlermiş. Kendisi dişleri olmadığı için hep beyaz un hellesi (lapa) içer, dişlerini yaptırmaz, “ben bu halime razıyım” dermiş.Tek evladı kızını kardeşinin oğlu ile evlendirmiş. Kızı da böyle bir babaya gereken evlatlığı yapmış. Ondan hiç ayrılmamış. Ömrünün sonuna kadar hizmetinde bulunmuş. Tek kızından torunlarının üzerine de çok düşermiş. “Uşak kuvvetli büyüsün, Gümrü dağının altında nöbet bekleyecekler” der, elinde, avucunda ne varsa onlara verirmiş. Bazen, “Bunlar harp görmediler. Bir çocuk, baba ile ananın terbiyesi ile adam olur. Sonra hocada okuyarak adam olursa olur. Askerlikte adam olursa olur. Olmaz da kötü olursa bu çocuğun köye zararı gelir” tespitinde bulunur, çocuğun illa da askerlikte adam olması gerektiğini belirtirmiş.Oruç tutar dururmuş. “Baba! Ne oruç tutup duruyorsun?” denildiğinde, “Kızım ben yedi sene askerlik yaptım. Yedi sene orucum zayi oldu” cevabını verirmiş.

“Cesedim açıkta kalmasın!”

Bu yedi senenin üçü İstiklal Harbi’nde, geri kalan dört yılı ise öncesindeki seferberlikte Ruslara karşı verilen vatan savunmasında geçmiş olan Molla Mustafa, bazen komşularının kapılarını çalmasıyla oluşan uzun kış gecelerinin kendine has sohbet ortamında başından geçenleri anlatırmış. Onun anlattığına göre, seferberlikte Rus harbine de katılmış. Ruslara karşı verdikleri savaşta hep noktaları bozuluyormuş. Bir Alisman (Âl-i Osman) Devleti varmış. O devlet, hiç harp ettirmeden askeri hep geri çekiyormuş. “Silah omzumuzda geri geldik” der, dururmuş. Bu savaşta yanında Rumi 1316 doğumlu kardeşi Şakir de varmış. Batı cephesinde ise kendisi sıhhiye imiş. Yaralı toplarlar, at arabalarına koyarlar, “gayink gayink” sesleriyle sargı yerlerine götürürlermiş. Götürürken de kimisi ölür, kimisi sağ kalırmış. Bazıları ölmeden önce, “Ben şehit olursam beni külleyin. Cesedim açıkta kalmasın. Toprağa gömün” derlermiş. Kiminin başı, kiminin bacağı, kiminin kolu olmayan ve şehit düşen arkadaşlarını, kasatura ile toprağı bir iki öteye beriye etmek suretiyle ancak üstünü örtecek derecede gömebilirlermiş. Bu işlemi gerçekleştirdikleri ortamlarda akan kanın çokluğundan dondan kayar gibi kayarlarmış. Kandan yürüyemeyip kaydıklarını söylermiş.

Şehitler aklı başında ölür

Kandan yürüyemeyip kaydıklarını… Çarıkla bile değil yalın ayak harp ettiklerini… Bitlerden, böceklerden aman olmadığını… Bit, pire tarafından habire yenildiklerini… Uykunun nasıl bir şey olduğunu iyice unuttuklarını… Çok açlık çektiklerini… Afyon cephesinde nasıl yaralandığını… Kendisini Yunan’ın vurduğunu… Yunan askerlerini Sakarya cephesinde nasıl bozguna uğrattıklarını… Kara çamur gibi akan Sakarya nehri üzerindeki köprüyü yıkarak kıpkırmızı buğday tarlasının ortasında kalıp cephe tutamayan ve düzlükte yığılı kalan Yunan askerlerine karşı yamaçtan nasıl kurşun bastıklarını… Köprüden karşıya geçemeyen, nehre atlayıp da yüzgeç bilmediği için sürüklenenleri de oracıkta nasıl kırdıklarını… Sonraları kaçmaktan başka çare bulamayan düşman askerlerinin Türk kadınlarının karınlarına süngüyü sokmuş ve hepsini öldürmüş olduklarına tanık olduğunu… Camilere doldurulup da yakılanları gördüğünü… Kovalarken yollara döşenen torpidoların (mayın) “bank, bank!” diye patlayarak Türk askerinin kırılmasına yol açtığını… Bunun üzerine komutanlarının “Oğlum! Yoldan değil kırandan kırandan gidin” emri verdiğini… Hayvan izi bulunan yerleri takip ederek kırılmaktan kurtulduklarını… Bu savaş esnasında nice kolu-bacağı düşmüş, inim inim inleyen, “bizi de alın asker, sıhhiye bizi de alın” diyen, ölmek üzere olduğu halde ilerlemeye emek edenlerden geçilmediğini… Can çekişiyor oldukları halde hepsinin aklı başında olarak bu sözleri söylediklerini… Ve daha nice kan, barut kokan sahneyi “şehitlerin hiç aklı başından gitmiyor” sözlerini de ilave etmek suretiyle bazen ağlayarak, bazen heyecanlanarak anlatır, sohbette bulunanlar da onu ağzı açık, sanki mevlit dinler gibi dinlerken 10-11 yaşlarındaki kızı Kıdan, çok ama çok korkarmış. Onun içindir ki “Heyyy komşu!” diye her kapı çalındığında anasına yalvarır, “Ana! Ne olur söyle! Babam daha askerlikten konuşmasın” dermiş. Anası da ya, “Gı kızım sen haydi git odaya, yat” diye kızına yalvarır, ya da “tamam daha anlatmayacak” diye teselli edermiş. Fakat sohbet önünde sonunda sorarlar, iş yine harbe gelir, anlatmaya başlar, başladı mı da hiç yarım bırakmazmış. Arada bir Kıdan Demirtaş’ın halasının kocası olan Kedû Ali de misafir olur, o da başından geçenleri anlatarak bu korku dolu saatlere ilavede bulunurmuş. Kedû Ali amca, sonraları gördüğü olumsuzluklar karşısında “bu milletin aklını başına ancak harp getirir” derken, Molla Mustafa Demirtaş, bu sözü asla söylemez, harbi kesinlikle istemez, “Allah bu millete öyle bir şey daha göstermesin” duasında bulunur, bu duaya “Hükümetimizin kılıcı keskin olsun. Sözü üstün olsun” dileklerini eklermiş. “O kadar kendimi kaybetmiştim. Ben dünyaya yeniden geldim” şeklindeki sözlerle yedi yıllık vatan savunmasında başından geçenleri özetleyen Molla Mustafa Demirtaş, “şimdi elbiseler, ayakkabılar gıcır gıcır” değerlendirmesi eşliğinde gelecek nesillere mesaj mahiyetinde algılanabilecek şu sözleri yeri geldiğinde söylemeden geçemezmiş: “Bugün askere gönüllü giderim.” 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here